Atatürk’ün Gençlik Çağı

Mustafa adındaki küçük öğrencinin en çok sevdiği ders matematikti. Öyle ki çok defa kendi sınıfında verilen problemlerle yetinmez, daha üst sınıfların problemlerini yapar; bu konuda öğretmenine sorular sorardı. Matematik öğretmeni Mustafa Bey, küçük Mustafa’nın bu ilgisini değerlendirmeyi bilen bir insandı. Mustafa’nın yazılı olarak sorduğu soruları küçümsemez, onlara yine yazılı cevaplar verirdi.

Bir gün matematik öğretmeni Mustafa Bey, derste çalışkan öğrencisi Mustafa’ya:

«— Oğlum, senin de ismin Mustafa, benim de, bu böyle olmayacak. Arada bir fark bulunmalı» dedi.

Mustafa, öğretmeninin sözlerini ilgiyle dinliyordu. Matematik öğretmeni Mustafa Bey sözlerini şöyle bitirdi:

«— Bundan sonra senin adın Mustafa Kemal olsun».

«— Peki efendim».

O günden sonra küçük Mustafa’nın adı Mustafa Kemal oldu. Öğretmeni, arkadaşları onu seviyor, ama onun günün birinde Türkiye’nin büyük kurtarıcısı olacağını akıllarından geçirmiyorlardı. Evet, bahsettiğimiz Mustafa, yıllar sonra Türkiye’nin başına geçecek, Atatürk soyadını alarak Mustafa Kemal Atatürk diye bütün dünyaya ün salacaktı.

ATATÜRK’ÜN ÇOCUKLUĞU

Mustafa, 13 Mart 1881’de (Mustafa Kemal Derneğinin araştırmaları sonucuna göre) Selanik’te doğmuştu. Bugün Yunanistan sınırları için­ de bulunan Selânik, o çağda Türkiye’nin bir parçasıydı. Mustafa’nın annesi Zübeyde Hanım, babası da Ali Rıza Efendi idi. Ali Rıza Efendi, Selanik’te evkaf (vakıflar) kâtibi idi. Sonradan rüsumat memurluğuna geçti. 1876 yılında Selanik’te Asakir-i Milliye Tabur’unda birinci mü­lâzım (üsteğmen) olarak vazife gördü. Daha sonra bu görevden de ayrılarak kereste ticaretine başladı.

Mustafa, okul çağına kadar iyi bir aile terbiyesi görerek mutlu bir çocuk olarak yetişti. Annesi ile babası örnek denecek bir aile teşkil ediyordu. Ancak onun okul çağı gelince annesi ve babası arasında bazı tartışmalar olmaya başladı. Annesi, onun eski usule uyularak İlâhilerle okula, daha doğrusu mahalle mektebine başlamasını istiyor; babası ise yeni eğitim usulüne önem veren bir okula gitmesinde ısrar ediyordu.

Atatürk bu olayı sonradan şöyle anlatmıştır:

«Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şey, mektebe gitmek meselesine aittir. Bun­dan dolayı anam ve babam arasında şiddetli bir mücadele vardı. Annem, İlâhilerle mektebe başlamamı ve mahalle mektebine gitmemi istiyordu. Rüsumatta memur olan babam, o zaman yeni açılan Şemsi Efendinin mektebine devam etmeme ve yeni usul üzerine okumama taraftardı. Nihayet babam işi mahirane surette halletti: Evvelâ merasimi mûtade ile mahalle mektebine başladım. Bu suretle annemin gönlü yapılmış oldu. Birkaç gün sonra mahalle mektebinden çıktım, Şemsi Efendinin mektebine kaydedildim»,

TARLA BEKÇİLİĞİ

Böylece Mustafa, zamanın modern eğitim veren bir okuluna kaydedilmiş ve derslere başlamış oluyordu. Bu okuldaki öğrenimi ne yazık ki uzun sürmedi. Çünkü çok geçmeden babası vefat etmiş, küçük Mustafa yetim kalmıştı. Aile reisinin ölümü, Mustafa’nın ve Kız kardeşinin olduğu kadar Zübeyde Hanımın da hayatını altüst etmişti. Artık her zaman oturdukları yerde kalmaları, Mustafa’nın okula devam etmesi çok güçtü.

Ali Rıza Efendi’nin ölümünden bir müddet sonra Zübeyde Hanım, erkek kardeşinin yani çocukların dayısının yanma gitmek zorunda kaldı.

Atatürk, sonradan köyde geçirdiği hayatı şöyle anlatıyordu :

«… Az zaman sonra babam vefat etti. Annemle beraber dayımın nezdinde yerleştik. Dayım, köy hayatı geçiriyordu. Ben de bu hayata karıştım. Dayım, bana da vazifeler veriyor, ben de bunları yapıyordum.

Başlıca vazifem tarla bekçiliğiydi. Kardeşimle beraber bakla tarlasının ortasındaki bir kulübede oturduğumuzu ve kargaları kovmakla uğraştığımızı unutamam. Çiftlik hayatının diğer işlerine de karışıyordum; böylece biraz vakit geçince, annem benim mektepsiz kaldığım için endişeye başladı. Nihayet Selânik’te bulunan teyzemin evine gitmeme ve mektebe devam etmeme karar verildi. Selânik’te Mülkiye İdadisine kaydolundum».

ASKERLİĞE MERAK

Selânik Mülkiye İdadisi ‘ne devam etmeye başlayan küçük Mustafa, yeniden okula kavuşmanın sevinciyle alabildiğine derslerine çalışıyor, sınıfta birinci olmaya gayret ediyordu. Bu arada imrendiği, hem de çok imrendiği bir şey vardı.

Teyzesinin bitişiğinde Kadri Bey adında biri oturuyordu. Kadri Bey binbaşıydı. Oğlu Ahmet’i Askerî Rüştiye’ye vermişti. Komşu çocuğu Ahmet, askerî okula gittiği için üniforma giyiyor, Mustafa eve girip çıkarken onu gördükçe üniforma giymeye hevesleniyordu. Hevesi sadece bundan ibaret de değildi. Sokakta, okula gidip gelirken subaylar görüyordu. Onlar, üniformalarının içinde ne kadar güzeldiler. Kendisi de acaba bir gün bu üniformaları giyebilir miydi?

Geleceğin büyük komutanı Mustafa Kemal, özlemini duyduğu askerlik hayatına atılmanın yolunu nasıl bulduğunu şöyle anlatıyor:

«… Binbaşı Kadri Bey isminde bir komşumuz vardı. Oğlu Ahmet Bey, Askeri Rüştiyeye devam ediyor ve mektep elbisesi giyiyordu. Onu gördükçe ben de böyle giyinmeye hevesleniyordum.

Sonra sokakta zabitler görüyordum. Bu dereceye vasıl olabilmek için takib edilmesi lâzım gelen yolun Askeri Rüştiyeye girmek olduğunu anlıyordum.

O sırada annem Selânik’e gelmişti. Askeri Rüştiyeye girmek istediğimi söyledim. Validem askerlikten mütehaşi idi. Asker olmama şiddetle mümanaat ediyordu. Ona sezdirmeden Askeri Rüştiyeye giderek giriş imtihanını verdim. Böylece valideye karşı bir emri vaki yapılmış oldu». Küçük Mustafa, okuma ve askerlik aşkıyla bütün bu işleri yaptığı zaman henüz 12 yaşındaydı. Parlak zekası ve askerliğe karşı merakı sayesinde bu kadar küçük yaşta olmasına rağmen nihayet Askeri Rüştiye’ye girmeyi başarmıştı. Mustafa’nın Askeri Rüştiye’ye girdiği yıl 1893 idi.

OKUL HAYATI

Artık Mustafa, sevdiği okula devam etmeye başlamıştı. Derslerinde büyük başarılar elde etmekten başka bir şey düşünmüyordu. Okulda en çok sevdiği ders matematikti. Matematik öğretmeninin adı da Mustafa idi. Mustafa’ya ikinci ad olarak Kemal’i veren öğretmen Mustafa Bey…

Yazımızın başında hikaye ettiğimiz bu olayı ve matematik öğretmeninin özelliklerini Atatürk, sonradan şöyle anlatmıştır:

«Rüştiyede en çok riyaziyeye merak sardım. Az zamanda bize bu dersi veren hoca kadar, belki daha ziyade malûmat sahibi oldum. Derslerin fevkinde meselelerle iştigal ediyordum, yazılı sualler soruyordum. Riyaziye muallimi c|e yazılı cevaplar veriyordu. Hocamın adı Mustafa idi bir gün bana dedi ki:

‘— Oğlum, senin de ismin Mustafa, benim de, bu böyle olmayacak, arada bir fark bulunmalı. Bundan sonra adın Mustafa Kemal olsun’. O zamandan beri ismim filhakika Mustafa Kemal oldu.

Hocam sert bir adamdı. Sınıfta birinci, ikinci tanımıyordu. Bir gün bize:

‘— Aranızda kendine kimler güveniyorsa kalksınlar, onları müzakereci yapacağım…’ dedi.

Evvelâ tereddüt ettim. Ayağa öyleleri kalktı ki ben kalkmamayı tercih ettim. Bunlardan birinin müzakeresi altına girdim. Müzakerenin ortasında tahammülüm son dereceye geldi. Ayağa kalkarak: ‘— Ben bundan iyi yaparım’ dedim.

Bunun üzerine hoca beni müzakereci yaptı. Eski müzakereciyi benim müzakerem altına verdi. Askeri Rüştiyeyi ikmal ettiğim zaman, bende riyaziye merakı epeyce ilerlemişti».

YABANCI DİL VE EDEBİYAT MERAKI

Okumaya ve ilerlemeye karşı olan büyük hevesi sonunda Mustafa Kemal, 1895 yılında Selanik Askeri Rüştiyesini başarı ile bitirdi. Şimdi askerlik yolundaki öğrenimine devam edebilmek için bir Askeri İdadiye gitmesi gerekiyordu. Mustafa Kemal hiç vakit kaybetmeden aynı yıl «Manastır Askerî İdadisi» ne yazıldı.

Rüştiye’de iken matematiği çok kuvvetli olduğundan, Manastır Askeri İdadisinde bu dersten hiçbir zorluk çekmedi. Matematik ona artık çocuk oyuncağı gibi kolay geliyordu.’ Buna karşılık burada yeni, yepyeni bir güçlükle karşılaşmıştı. Askeri İdadi’de fransızca dersleri vardı. Bu derslerin yabancısı olduğu için kolaylıkla başaramıyor, hatta bu yüzden arada bir öğret meninden azar işitiyordu. Mustafa Kemal gibi iddialı bir insanın öğretmeninden azar işitmesi elbette çok üzülecek bir şeydi. Bu güçlüğü yenmesi, fransızca’yı öğrenmesi gerekiyordu. Bu yabancı dil hem ileride kendisine yardımcı olacak, hem de hiç olmazsa öğretmeninden azar işitmekten kurtulacaktı.

Mustafa Kemal, birinci yılın sonunda aklını, fikrini fransızca meselesini halletmek için yordu ve sonunda Frerler Okulu’nun özel sınıfına devama karar verdi. Böylece fransızca’yı iyice öğrenmiş olacaktı. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için hiç vakit kaybetmemeliydi. Hemen Frerler Okulu’nun fransızca’yı yeni öğrenenler için açtığı özel sınıfa devam etmeye başladı. Ancak bu işi de o günün geleneklerine göre açıkça yapmasına imkan yoktu. Onun için okula gizlice devama karar vermişti. Bu kararını da büyük bir ustalıkla gerçekleştirmeyi başardı. Yeni öğrenim yılı başladığı zaman artık fransızcadan hiçbir sıkıntısı kalmamıştı.

Öte yandan edebiyata karşı da ilgi duymaya başlamıştı. Ömer Naci adında bir sınıf arkadaşı vardı. Güzel şiirler yazan bu arkadaşının etkisiyle Mustafa Kemal de edebiyata karşı ilgi duymaya başladı. Edebiyata karşı duyduğu ilginin nasıl doğduğunu kendi ağzından dinleyelim:

«O zamana kadar edebiyatla çok temasım yoktu, merhum Ömer Naci, Bursa İdadisi’nden kovulmuş, bizim sınıfa gelmişti; daha o zaman şairdi. Benden okuyacak kitap istedi. Bütün kitaplarımın listesini gösterdim. Hiçbirini beğenmedi. Bir arkadaşın, kitaplarımdan hiçbirini beğenmemesi gücüme gitti. Şiir ve edebiyat diye bir şey olduğuna o zaman muttali oldum ve ona çalışmaya başladım.

Şiir bana cazip göründü. Fakat kitabet hocası diye yeni gelen bir zat beni şiirle iştigalden menetti:

•— Bu tarzı iştigal seni asker olmaktan uzaklaştırır’ dedi.

Maahaza, güzel yazmak hevesi bende baki kaldı».

HARB OKULU’NDA

Mustafa Kemal, nihayet Manastır Askeri İdadisini başarıyla bitirdi. Artık subay olmak için okuyacağı bir tek okul kalmıştı: Harb Okulu.

Mustafa Kemal, askerlik yolundaki tahsiline devam etmek üzere hiç vakit kaybetmeden İstanbul’a gelerek 13 Mart 1899’da Harb Okulu’nun piyade sınıfına kaydoldu. Çalışkanlığı burada da devam ediyordu. Bununla beraber ilk yıl bazı dersleri biraz ihmal etti, ama sonunda ikinci sınıfa geçmeyi başardı. Ondan sonra da askerlik derslerini ön planda tutmaya başladı. Zaten bütün amacı iyi bir asker olmak değil miydi?

MUSTAFA KEMAL HARB AKADEMİSİ’NDE

Harb Okulu’nda iken ileride yurdun kurtarıcısı olacak Mustafa Kemal’in kafasında, yavaş yavaş siyasi fikirler yerleşmeye başladı. O yıllar, Abdülhamit’in padişahlığına rastlıyordu. Mustafa Kemal olsun, öbür Harb Okulu öğrencileri olsun, büyük vatan şairi Namık Kemal’in şiirlerini gizli gizli okuyorlardı. Evet, gizli gizli dedik, çünkü Namık Kemal’in şiirlerinin okunmasını okul idaresi yasak etmişti. Bu yasak kararı genç öğrencileri daha fazla şüpheye düşürüyor, vatan şairinin fikirlerini öğrenmek, onun eserlerini okumak istiyorlardı.

Mustafa Kemal 21 yaşındayken 1902 yılında Harb Okulu’nu bitirerek Erkânı Harb (Kurmay) sınıfına ayrıldı. Artık yaşı ilerlemiş, vatan meselelerini iyice anlayacak ve inceleyecek duruma gelmişti. Harb Akademisi’nde, yakın arkadaşlarıyla beraber sık sık memleketin durumunu gözden geçiriyor, siyaset ve idarede çeşitli fenalıklar olduğunu anlıyorlardı.

Ancak vatanın selameti için baştaki idarecilerin hatalarını sadece birkaç öğren cinin anlaması yetmezdi. Bunun için Mustafa Kemal ve arkadaşları, durumu başka arkadaşlarına da anlatmak istediler. Fikirlerini ancak bir gazete çıkararak yayabilirlerdi. Öyle ya okul ölçüsünde bir gazete çıkarmakla ne olurdu sanki? Fikirlerini arkadaşlarına yaymak için bundan daha iyi bir yol olabilir miydi?

Bunu düşünür düşünmez, Mustafa Kemal, okulda yakın arkadaşlarıyla beraber bir gazete çıkarmaya karar verdi. Kendisi kurulan gazetenin idarecileri arasındaydı. Yazıların çoğunu o yazıyordu. Fakat askeri bir okulda, böyle bir gazeteyi çıkarmak ve hele yaşatmak çok güç bir işti. Her türlü güçlüğe rağmen Mustafa Kemal ve arkadaşları Harb Akademisi’ni bitirinceye kadar bu işe devam ettiler.

MUSTAFA KEMAL YÜZBAŞI

1905 yılında Mustafa Kemal’in öğrenim hayatı sona erdi. Okula ilk başladığı günden itibaren türlü güçlüklere göğüs gererek hiç ara vermeden öğrenimine devam eden Mustafa Kemal, en güzel gençlik yılları içinde sarf ettiği gayretlerin sonucunu nihayet almış ve 11 Ocak 1905’te Harb Akademisi’ni bitirmişti.